Tam olarak nerede olduğumu söylemek zor. Her taraf sarı otlarla çevrili. Henüz kültüre alınmamış, ehlileştirilmemiş otlarla. Tarihçiler bu döneme neolitik çağ diyorlar ancak ben o kadar emin değilim. Çünkü otların arasında yürüyen şu kadının üzerinde o hayvan postu olmasaydı dışardan bakan hiç kimse aradaki farkı anlayamazdı.
Ufukta güneş sarı sarı parlıyor ve bu tarih öncesi kadın hemen önümde yürümeye devam ediyor. Varlığımdan haberdar mı bilmiyorum. Ellerini otların üzerinde nazikçe gezdiriyor. Kırılgan bir taç yaprağını okşar gibi dokunuyor. Onlara yakından bakmak için eğildiğinde gözden kayboluyor. Otlar o kadar uzun ki kadını rahatlıkla saklayabiliyorlar. Orada eğilmiş yabani sarı otları inceliyor.
Kafamın içinde, insan nüfusu katlanarak artıyor. Ürün fazlasının depolanmasıyla hiyerarşik bir düzen doğuyor. Bu tarih öncesi kadın yabani başak saplarını incelemeye devam ederken benim kafamda coğrafi keşifler yapılıyor. Diz çökmüş ve otlara bakan bu kadının hemen yanında dikilmiş duruyorum ve başka birileri var mı diye etrafa göz gezdiriyorum. Kadın dizlerinin üzerinde olduğu için kafası elimin hizasında. Birinci dünya savaşı bitti.
Yabani otu ehlileştirip işleyebileceğini düşünen kadının başını okşuyorum. Kadın bunu umursamıyor bile. Gözlerini otlardan ayırmıyor, tarım devriminin arifesinde olduğundan haberi bile yok. İkinci dünya savaşı da bitti.
Şimdiye kadar yaşamış bütün insanlar geliyor gözümün önüne. Milyarlarcası doğdu ve daha ne olduğunu anlayamadan öldüler. Bedenlerini örten toprağın üzerine kudretiyle göz korkutan devasa yapılar inşa edildi. Hepsi de bulutlara dokunmak isterken, tanrıya ulaşmaya çalışırken yıkıldı. Her şeyden habersiz tarih öncesi bu kadın halen şu lanet otlara bakıyor. Birkaç tanesini koparıp avucunun içine koyuyor. Ben başını okşamaya devam ediyorum. Saçı olmasını beklediğim kadar sert değil. Kelimeleri ağzımın içinde, dişlerimin arasında takırdatarak “dilimi anlamadığını biliyorum” diyorum “bunu kişisel algılama” diye mırıldanıyorum. Sesim o kadar kısık çıkıyor ki ben bile kendimi zor duyuyorum. Kadın nihayet vahşi saçlarında gezinen elimi hissetmiş olacak ki kafasını kaldırıp bana bakıyor. Hala dizlerinin üzerinde.
Eğer elimde bir tabanca olsaydı uzaktan bakan herkes bu kadının birazdan öleceğini rahatlıkla söyleyebilirdi. Kadın olduğu yerden bana bakıyor ve gülümsüyor. Yeni bir şeyler bulduğunun farkında. Etrafımızı ve geriye kalan her yeri çevreleyen otların rengi turuncaya dönmeye başladığında güneşin batmakta olduğunu fark ediyorum. Kafamı kaldırıp önce ufka daha sonra koparttığı otları bana uzatan kadına bakıyorum. Elinden ot demetini alırken ben de ona gülümsüyorum. Kadın kafasını tekrar otlara çeviriyor. İncelemeye devam ediyor. Vahşi bir başak sapını koparıp burnuna götürüyor ve kokluyor, ağzına götürüp çiğniyor. Sonra yere tükürüyor. Bir başka sap daha koparıp iki avucunun arasında bastırarak ufalamaya çalışıyor.
Onu izlemeye devam ederken yavaşça elimi başından çekip belime götürüyorum. Diğer elimde bana verdiği yabani ot demetini tutuyorum. Güneş yavaşça gözden kayboluyor. Etrafta ikimizden başka kimse yok. İnsanlık için büyük bir adım dedikleri aydaki ayak izinden eser kalmadı. Belime götürdüğüm elim bir tabancayla birlikte kadının kafasına geri dönüyor.
Bu trajik veya drama dolu bir sahne değil.
Son sözler yok.
Karşılıklı bakışmalar yok.
Etkiyi arttırmak için yapılan gergin bekleyişler yok.
Biliyorum elimde silah varken bunu söylemek kulağa saçma geliyor ama inanın bana burada kurban benim. Çünkü bu kadının keşfiyle henüz bir arada yaşamaya başlamamış insanların oluşturduğu toplum ve yarattıkları kültür çürüyüp yozlaştı bile. Tabancayı tutan elimin işaret parmağı, namlu kadının başına değer değmez tetiği çekip mermiyi atım yatağından dışarı fırlatıyor. Patlamanın sesi yankılandığı için sanki birden fazla kez ateş edilmiş gibi duyuluyor. Zaten dizlerinin üzerinde duran kadın olduğu yere öylece yığılıyor. Giderek azalan yankı tepemizden geçen kuş sürüsünün kanat çırpışlarına karışıyor. Güneşle birlikte her şey kızıl bir renk almaya başlıyor. Önce etrafıma sonra yerde yatan kadının ölü bedenine bakıyorum ve merak ediyorum. Acaba otları boyayan bu kırmızının ne kadarı güneşten ne kadarı demin vurduğum kadının sıçrayan kanından kaynaklanıyor, söylemek zor. Bu tarih öncesi kadını öldürmüş olmamın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. Ama hey! En azından deniyorum değil mi!
Comments
Post a Comment